Maskelenen Sömürü: Bilişim İşçisinin Bugünü

Günümüzden yaklaşık kırk yıl öncesine kadar, toplumsal saygınlık gören ve sahiplerine hatırı sayılır maddi kazanç olanağı sağlayan, mühendislik, mimarlık, doktorluk, avukatlık gibi meslekler, üretim şekillerinin tüm Dünya’daki dönüşümü ile beraber eski niteliklerini kaybettiler. Bu mesleklerde çalışanlar, teknolojik gelişmeler ve kültürel değişimler neticesinde, modern yaşam ihtiyaçlarını karşılamak üzere kurulmuş yeni iş yerlerine hizmet eden işçi sınıfının bir parçası konumuna geldiler.

Bugün kafa emeğini satarak hayatını kazanan işçiler; 1990’lı yıllara kadar üniversiteden mezun olduklarında kendi işlerini kurabiliyor, büro açarak işletebiliyorlardı. Ya da çeşitli büyüklüklerdeki işyerlerinde dolgun ücretlerle çalışarak, işyerlerinde diğer emekçilere nazaran daha rahat bir konumda ve ekonomik olarak da rahat bir şekilde yaşayabilme imkanına sahiptiler. Yıllar içerisinde bu ayrıcalıklı konumlarını giderek kaybetmeye başladılar. Bu alanlarda üretim yapan meslektaşlarının bu güne oranla oldukça az olması bu durumu sağlayan önemli bir etkendi. Ancak esas neden üretim şekilleri ve ilişkilerinde meydana gelen değişimlerin eskiye ait pek çok şeyi geri dönülemez şekilde değiştirmesiydi.

Hizmet sektörünün neredeyse bütününü oluşturan eğitim, sağlık gibi alanlar uzun yıllar boyunca devlet tekelinde yürütüldü. Önce zarara uğratılıp sonra özelleştirmeler ile satılan kamu kuruluşları sermayeye devredildi. Sektörlerin genişlemesi, iletişim, bilişim gibi sonradan oluşan ihtiyaçların karşılanabilmesi için yeni iş alanları oluşmaya başladı. Üretimin kafa emeğine doğru evrilmeye başladığı bu dönemde kurulan binlerce üniversite, her sene vermiş olduğu on binlerce mezun ile, üretimin yeni ihtiyaçlarını karşılamak üzere işçi orduları yetiştirmeye başladı. Yedekte bulundurulan işsizlerin artırılması ile beraber, artık nitelikli iş gücünün ederinin patronlar tarafından belirlenmesi kolaylaştı.

Üretim yaptığımız araçların farklılığı, ücretli emeğimizi satarak hayatımızı devam ettirdiğimiz gerçeğini değiştirmiyor. Hayatın giderek otomatikleştirilmesini sağlayan biz bilgi teknolojileri alanında çalışan bilişimciler de, tıpkı diğer meslek grupları gibi günden güne daha fazla işçileşiyoruz. 

Bugün artık, büyük telekomünikasyon ve yazılım şirketlerinde veya küçük ofislerde üretimini bilgisayar ile yapan, mühendis gibi lisans diplomalı veya alaylı bilişimciler ve mimarlar, bilişim iş kolunun kendine özgü üretim süreçleri ile oluşan serbest çalışanlar ve hatta internet kafe çalışanları sınıfın, bilişim işçileri diyebileceğimiz ve içerisinde bizim de yer aldığımız kesimini oluşturuyor.

Çalışma şartlarımız gün geçtikçe kötüleşiyor. Sahip olduğumuz sosyal haklarımızı kaybediyoruz. Taşeron ve sözleşmeli çalışma usulleriyle güvencesizliğe sürükleniyoruz. Üretimin kol emeği bölümünde yer alan işçi kardeşlerimiz, günde 8 saatin üzerinde çalıştıklarında fazla mesai ücreti alırken; bizler sarf ettiğimiz 15-16 saatin karşılığını alabiliyor muyuz? Acaba hala ayrıcalıklı mıyız?

Peki fazla mesailer ile boğulduğumuz, hafta sonu izinlerimizi ve tatillerimizi unuttuğumuz, emekliliği ise ancak çocukluk hatıralarımızdaki nine ve dedelerimizden anımsayabildiğimiz bu günkü çalışma koşullarımızı nasıl değiştireceğiz?

Bu sorunun cevabını bulmak her gün saatlerimizi beraber geçirdiğimiz iş arkadaşlarımızı bir araya getirmekten geçiyor. Organize saldırılara karşı konuşarak, tartışarak, fikirler ve yeni eylem yöntemleri üreterek bir arada durmamız gerekiyor.

İş kolumuza özgü ortak sorunlarımızı önümüze koyarak çözümler üretmeli, üretimin kafa emeği bölümünde çalışan bizlerin, emeklerinin fütursuzca sömürüldüğünün farkındalığını yaratmak için çabalamalıyız. İş yerlerindeki arkadaşlarımızı, bilişim alanında çalışan bütün kardeşlerimizi birleştirerek, dayanışma ağını çözüm üreten bir organizmaya evriltebiliriz.

Bilişim işçileri, kendi öz örgütlülüğünün oluşturacağı bu güce güvenmelidir.